Ocak 13th, 2012 § § permalink
->

Çiftçinin biri, yaşlı ama zengin bir adama borçlanmış. Hasat işleri iyi gitmeyince borcunu ödeyememiş.
Zengin adam borca mukabil çiftçinin genç ve güzel kızının izdivacına talip olmuş.
Genç kızın gözyaşları, kalpleri yumuşatmamış. Sonunda yaşlı adam bir çare söylemiş.
“Avucuma iki çakıl taşı alacağım: Biri siyah diğeri beyaz.
Siyah evlilik; lâkin, beyaz çakıl taşını bulursan, seni eşim olarak almaktan hem vazgeçeceğim, hem de babanın borcunu sileceğim” demiş.
Genç kız çaresiz %50 kurtuluş imkânı sunan bu formüle rıza göstermiş. Muhatabı kurnazlık peşindeymiş;
Eğilip yerden iki çakıl taşı almış ama, yan gözle onu seyreden kız, her ikisinin de siyah olduğunu görmüş.
Oyunu bozsa, adam gene “ya evlilik ya da babanı iflâsa sürükler, cezaevinde süründürürüm” diyecek.
İşte o anda tartışmayı sonlandıracak ve kendisini de kurtaracak bir formül düşünmüş.
Bazen kendinizi çıkmaz sokakta sanırsınız, fakat fevri davranmayıp sükûnet içinde muhakeme ederseniz çıkış yolunu bulursunuz.
En doğru seçenek, ilk akla gelen değildir.Düşünüp ihtimalleri soğukkanlı olarak tarttığınızda, zorluklardan,hasar almadan sıyrılabilirsiniz.
Bakın olayın kahramanı genç kız nasıl davranmış!
Adam, iki siyah çakıl taşını ufak bir keseye koymuş ve kıza içinden birini seçmesini söylemiş.
Kız, iki taşı birden alıp “zoraki koca” adayının yalanını yüzüne vurabilir ya da siyah taşı çekip kaderine boyun eğebilirdi.
Ama farklı bir tercihle bu belâdan kurtulmayı başarmış.
Nasıl mı? Gelin hep birlikte bakalım…
Kız keseden aldığı taşı, sanki sakarlık yapmış gibi, rengini kimseye göstermeden, yere düşürmüş.
Toprağın üstü çakıl taşı kaplı.. Düşenin rengi belli olmuyor. Hiç bozuntuya vermeden yaşlı adama dönüp demiş ki:
“Aman Allahım ne kadar beceriksizim… Ama mesele değil. Kesedeki çakıl taşı siyah mı beyaz mı, bakalım.
Ona göre yere düşürdüğümün rengi ortaya çıkar.”
Yaşlı talip,hilesini itiraf edememiş.Böylece genç kız,hem istemediği biriyle evlenmekten kurtulmuş;hem de babasını hapse girmekten kurtarmış.
Şimdi gelelim bu hikayeden çıkaracağımız derse…
Meselelerin çoğu için bir çözüm yolu vardır. Biz daima meseleleri farklı açıdan gözlemlemeyi bilmiyoruz.
2012′nin pozitif düşüncelerin hakim olduğu ve sağ duyulu kararlar aldığınız bir yıl olması temennisiyle…
Selam ve Sevgiler..
Google Arama:
Aralık 7th, 2011 § § permalink
->
KİTABIN KONUSU:
Milii Mücadele Dönemi’nde Anadolu ve Rumeli’de işgal kuvvetlerinin insanlık dışı davranışlarından dolayı halkın yaşadığı acı verici olaylar.
KİTABIN ÖZETİ:
İnterneti daha hızlı dolaşın. Google Araç Çubuğuyla birlikte Firefox’u da alın
Yazar, kaleme aldığı bu eserinde 1914-1924 yılları arasında yaşanan Milli Mücadele Dönemi’nde vukuu bulan bazı acıklı ve trajedik olayları okuyuculara aktarıyor.
Hepimizin de çok iyi bildiği gibi Milli Mücadele Dönemi Türk halkı için bir kahramanlık ve ızdırap dönemi olmuştur. Yazar da bunu eserinde ustaca ele almış olduğu olay ve hikayelerle sade ve açık bir şekilde okuyuculara iletiyor.
Yazar kitabında genelde Ege Bölgesi’nde meydana gelen olayları ele alıyor. Özellikle, Türk tarihi için büyük bir felaket olan güzel İzmir’in işgali ve düşman kuvvetlerinin buradaki halka yapmış oldukları zulüm ve hakaretler büyük bir yer alıyor yazarın “Milli Savaş Hikayeleri” adlı eserinde. Bu işgaller karşısında çaresiz kalan halıkın aciz durumu da tüm açıklığıyla ortaya konuluyor.
Kitapta bulunan bazı hikayelerde de Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu işgali sırasında yerli halka yapmış oldukları insanlık dışı işkenceler tanıklarıyla belirtiliyor.
Yunan askerlerinin çoluk çocuk, kadın erkek ayrımı yapmadan sadece Türk olduklarından dolayı suçsuz insanlara yapmış oldukları işkenceler, tecavüzler, gasplar, dramatik bir şekilde bu hikayelerde yerini buluyor.
Ayrıca, bu dönemde Türk Halkının içine düşmüş olduğu çaresizlik, yoksulluk, umutsuzluk bu hikayelerde çeşitli tasvirlerle işleniyor. Ama tüm hikayelerin sonunda Türk insanının doğuştan sahip olduğu kahramanlık ve vefakarlık gibi erdemlerde konu ediliyor.
Bu zor dönmede yaşanan bazı ihanetler de kaçmıyor yazarın kaleminden. Yüzlerce yıl Türk topraklarında rhat bir hayat yaşayan, hatta maddi durumlarını yerli halktan kat kat daha iyi bir duruma getiren yabancı uyruklu vatandaşların (!) memleketi soydaşlarına nasıl şerefsizce peşkeş çektiklerini, yıllarca beraber yaşadıkları yerli halka olan ihanetleri yazar tarafından aleni bir şekilde anlatılıyor.
Kısacası, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bu eserinde işlenen ana tema bütün bu işkencelere, ihanetlere ve yoksulluğa karşı Türk halkının vermiş olduğu kurtuluş Mücadelesidir. Çekmiş olduğu tüm eziyetlere rağmen vatanseverliğinden, namusundan ve onurundan bir nebze de olsa ödün vermemiş bu insanların çileleri, hasretleri, özlemleri ve acıları bu eserde en çarpıcı örneklerle yansıtılıyor.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Türk Halkının düşman işgalinden ve yoksulluktan dolayı çektiği çileye rağmen kendini ezdirmeyişi, bağımsızlık ve vatan uğruna gerekirse canını seve seve verecek kadar vefakar olduğu.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yazar 1914-1924 yılları arasında yaşanan Milli Mücadele Devri’nde halkın içinde bulunduğu kötü durumu ele alıyor. Olaylar genelde ızdırap ve acı verici hadiselerden oluşuyor. Kitabı genel olarak ele alacak olursak, dokuz yaşında bir kız çocuğunun yaşadıklarından, yetmiş yaşında bir dedenin hayatını vatan için kahramanca feda etmesine kadar bir çok olay ve şahıs yer alıyor.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitabı okuduuğumda kendimi olayların içinde, sanki olayları yaşıyrmuş gibi hisettim. Bu da yazarın ne kadar iyi bir uslüp kullandığını ortaya koyuyor. Ayrıca olayları sade ve açık bir şekilde ifade edişi de esere ayrı bir güzellik katıyor. Okurken duygulanmamamk ise elde değil. Gerçekten geçmişimizi öğrenmemiz açısından okunması gereken bir yapıt.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
27 Mart 1889′da Kahire’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa’da başladı. 1903′te İzmir İdadisi’ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır’a döndü, öğrenimini İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908′de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirmedi. 1909′da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916′da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1921′de Ankara’ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923′te Mardin, 1931′de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932′de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934′te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935′te Prag, 1939′da La Haye, 1942′de Bern, 1949′da Tahran ve 1951′de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960′tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974′te Ankara’da öldü
ESERLERİ
Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri.
Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.
Aralık 7th, 2011 § § permalink
->
KİTABIN KISA ÖZETİ:
Yatık Emine adında bir kadın vardır,bu kadın Ankara’da fahişelik yaparak hayatını kazanmaktadır. İl merkezinde ard ard arda olaylar çıkmasına sebep olduğundan dolayı ilçede oturtulmak ve başka bir yere gitmesine engel olmak için Kaymakam, jandarma bölük komutanına emir gönderir,ayrıca kasabanın genel ahlakının bozulmaması için gerekli önlemler alınmasını da istemiştir.Jandarma bölük komutanın ismi Sabridir.Sabri ilk olarak Yatık Emine’yi yanına çağırttırır ve olayların çıkmaması için kendisini uyarır .Yatık Emine ‘de “ tamam” der uzaklaşır. Yatık Emine’nin ilçede olmasından dolayı halk devamlı tedirginlik içerisindedir ve Yatık Emineyi dışlamaktadır.Yatık Emine’nin yatacak bir yeri olmaması karşısında, ilk olarak hapishanede kadınlar koğuşuna konulur,hapishanedeki kadınların çirkin tavırları ile karşılaşır ve orada dövülür,ardından hapishaneden alınır.
Hastaneye gönderilir ,orada iyi bir yaşam sürmeye başlar .Gürcü Server adında bir genç
delikanlı hastanede görevlidir ve ’ ye yardımcı olmaktadır;fakat hastahaneden çıkartılarak kendisine bir ev tahsis edilmesi kararı Kaymakamlığın emriyle Sabriye ulasır,
Sabri Yatık Emineye kıyıda köşede bulunan, ilçeden uzak bir yerde ev bulur;fakat evin içerisi boştur,hiç bir eşya yoktur .Yatık Emine burada sefil bir şekilde yaşamaktadır.Gürcü Server adındaki kişi Yatık Emine’ye , gizli gizli yardım etmektedir ve ona eşya tahsis etmiştir. Yatık Emine bu olaydan memnun kalmıştır ve bir süre iyi bir yaşam sürmüştür. Bir ara evi terkettiğinde eşyaları, yakındaki halk tarafından fahişenin eşyası mı olur gerekçesiyle alınır ve Yatık Emine gene sefalet içinde yaşamaktadır.Sabri Yatık Emine’ye acımaktadır ve kendi adına Yatık Emine’nin ekmek alması için fırıncı ile konuşur .Fırıncı her gün Yatık Emine ‘ye 1 ekmek vermektedir .Yatık Emine 1 ekmeğin kendisine yetmeyeceğini söyleyerek 3 ekmek alır.Fırıncı Emineyi Sabriye şikayet eder ve artık Emine fırından ekmek alamamaktadır.Günler , Emine için yaşanmaz hale gelir. (açlık,susuzluk ,soğuk)Artık Emineden haber alınamamaktadır.Jandarma bölük komutanı
Sabri bu olay için jandarma er ve çavuşu görevlendirmiştir.Jandarma er ve çavuş Yatık Emine’nin yanına gitmek için yola koyulur ve evine vardıklarında Yatık Emine’nin cesediyle karşılaşırlar.
KİTABIN KONUSU:
İnsanların Anadoludaki yaşamları dile getirilmiştir.Anadolu’nun nasıl değiştiği,çağın manzarası,psikolojisi,mantığı,iç ve dış varlığı aktarılmıştır.(Kitap 18 hikayeden oluşmaktadır ve her hikaye birbirinden bağımsız olduğundan dolayı ben bunlardan bir tanesini sunacağım.)
3.KİTABIN ANA FİKRİ: İnsanlar ne durumda olurlarsa olsun yardım edilmeli ,korunmalıdır
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
YATIK EMİNE:Ankara’da fahişelik yapmaktadır,hayatını ona göre kazanmaktadır,her söy-
leneni kabullenmektedir.
SABRİ:Rütbesi teğmen olup, işinde acemidir.Merhametli gibi görünmektedir;aslında acı-
masızdır ve Yatık Emine’nin gözlerine tutkundur.
GÜRCÜ SERVER:Hastanede görev yapmaktadır ve Yatık Emine’ye kısa bir süreliğine yardım etmiştir.
5.KİTABİN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:Yazar,Kirpi lakabıyla tanınır.1888 yılında Beylerbeyinde doğmuştur.Taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu Anadolu’nun çeşitli illerine sürgüne gönderilmiştir.1. Dünya Savaşının son yılı İstanbula’a dönebilmiştir.Sabah
Gazetesi başyazarlığı yapmıştır ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.1965’te
İstanbul’da ölmüştür.
6.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap sürükleyici ve akıcı anlatımıyla oldukça güzeldir.
Aralık 7th, 2011 § § permalink
(1884-1920)
Hikâye yazarı. Gönen’de doğdu. Harp Okulu’nu bitirdi. Anadolu ve Rumeli’de subay olarak çalıştı (1903-1910). Askerlikten ayrılıp İstanbul’a yerleşti. Balkan Savaşı çıkınca tekrar orduya döndü. Yanya kuşatmasında esir düştü. 1913′te askerlikten yeniden ayrıldı. Kabataş Lisesi’nde ölünceye kadar dersler verdi. İstanbul’da öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı’na gömüldü.
Servet-i Fünun edebiyatının anlaşılması güç olan diline karşı sâde Türkçe’yi, halk dilini savundu. Ziya Gökalp ve Ali Canib (Yöntem) İle birlikte Millî Edebiyat’ı kurdu. Yeni Mecmua, Şâir ve Büyük Mecmua’da, konularını günlük hayattan, çocukluk ve askerKk hâtıralarından, efsanelerden, halk fıkralarından ve tarihten alan hikâyelerle savunduğu edebiyatın örneklerini verdi. Bâzı hikâyelerinde sosyal hayatın ve siyasî düşüncelerin tenkidi vardır.
Sağlığında Ashab-ı Kehfimiz (1918K Harem (1918) ve Ef-ruz Bey (1919) kitaplarını çıkarmıştır. Ölümünden sonra Bilgi Yayınevi on cilt halinde hikâyelerinin tamamını yayımladı (1970-1971): 1. Efruz bey, 2. Eski Kahramanlar, 3. Bomba, 4. Harem, 5. Yüksek Ökçeler, 6. Kurumuş Ağaçlar, 7. Yalnız Efe, 8. Falaka, 9. Yüzakı, 10. Aşk Dalgası, 11. Beyaz Lâle. Ta-hirAlangu’nun Ömer Seyfettin kitabı (1968) yazarı en iyi tanıtan kitaptır. F. A. Tansel de Ömer Seyfeddin’İn 5Iİr|erl”ni yayımladı (1972). Millî Kütüphane, Ömer Seyfeddin Bibliyografyası bastırdı (1970).
KAŞAĞI – ÖMER SEYFETTİN
Kardeşimle ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerimde duramaz,
- Ben de yapacağım! diye tuttururdum.
O vakit Dadaruh, beni Tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,
- Hadi yap! derdi.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.
- Kuyruğunu sallıyor mu?
- Sallıyor.
- Hani bakayım?..
Eğilirdim, uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim.
- Yapamazsın.
- Niçin?
- Daha küçüksün de ondan…
- Yapacağım.
- Büyü de öyle.
- Ne zaman?
- Boyun at kadar olduğunda….
At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok, yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
- Sanırım acıtıyor? dedim.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım.
Babam, her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öteye beriye bakardı. Ben o gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh’a haykırdı:
- Gel buraya!
Soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh,
- Bilmiyorum, dedi.
Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan,
- Hasan dedim.
- Hasan mı?
- Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi.
- Niye Dadaruh’a haber vermedin?
- Uyuyordu.
- Çağır şunu bakayım.
Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum. Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu. Koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti. Bir bakışından ödümüz kopardı. Hasan’a dedi ki:
- Eğer yalan söylersen seni döverim!
- Söylemem.
- Pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, dedi.
- Yalan söyleme, diyorum.
- Ben kırmadım.
- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirdi.
- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırdı.
Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe, “O yalancı” derdi babam. Hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı. Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. “Aptal Dadaruh, atlara ezdirmiş olmasın?” derdi.
Ertesi yıl annem, yazın gene İstanbul’a gitti. Biz yalnız kaldık. Hasan’a ahır hâlâ yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi. “Kuşpalazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu.
Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.
- Niye ağlıyorsun? diye sordum.
- Kardeşin hasta.
- İyi olacak.
- İyi olmayacak.
- Ya ne olacak?
- Kardeşin ölecek! dedi.
- Ölecek mi?
Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor “İftiracı! İftiracı!” diye karşımda ağlıyordu.
Pervin’i uyandırdım.
- Ben Hasan’ın yanına gideceğim, dedim.
- Niçin?
- Babama bir şey söyleyeceğim.
- Ne söyleyeceksin?
- Kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim.
- Hangi kaşağıyı?
- Geçen yılki. Hani babamın Hasan’a darıldığı…
Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.
- Yarın söylersin, dedi.
- Hayır,. şimdi gideceğim.
- Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu öpersin, ağlarsın, seni bağışlar.
- Pekala!
- Haydi şimdi uyu!
Sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. Hava henüz ağarırken Pervin’i uyandırdım. Kalktım. Ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. Yazık ki, zavallı suçsuz kardeşim, o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla Dadaruh’u ağlarken gördük. Babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı.
Aralık 7th, 2011 § § permalink
1.KİTABIN KONUSU: Yazar bu kitabını, ömrünün son yıllarında yaşadığı olayları hatırlamak maksadıyla yazmıştır.
2.KİTABIN ÖZETİ:’’İzmir Hikayeleri’’eski izmirin buram buram kokan havası, kenar köşe semtleri, oraların her sınıftan ve hertipten insanları, o döneminyaşam ortamını , gelenek ve görenekleri, kısacası bir zaman kesitinin İzmir folkloru , örnekleriyle , zengin bir kaynak halinde anlatılmaktadır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:Yazarın geçmiş yaşantısını hatırlamak maksadıyla yazdığı anısal öykülerdir.
4.KİTPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:Kitaptaki olaylar tamamen halk yaşantısından alınmıştır.Kitabın kahramanları ise yine olaylarda olduğu gibi tamamen halk içerisinde yaşayan normal halk insanlardan seçilmiştir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitapokunmaya başlandığında kitabın önemli bir özrlliği göze çarpıyor .Bu kitaptaki kahramanların hemen hepsi geniş, yaygın ve basit halk yığınları arasından seçilip alınmış oluşudur.Kitapta göze çarpan bir diğer özellik ise onun buradaki yazılarında süsten ve sanat kagısından çok , bunlardan soyutlanmış bir dil ve anlatımı vardır.Yani yazar bu kitabında tmamen halkın içinden seçtiği olayları sade bir şekilde yazmıştır.
6.YAZARIN HAYATI HAKKINDA KISA BİLGİ:Servet-I Fünun romancılarından.İstanbulda doğdu .1884’te ’Nevruz’ gazetesini , daha sonra ’Hizmet’ ve ’Ahenk’ gazetelerini kurdu.Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilirdi.150’den fazla hikayesi vardır.