Aralık 15th, 2011 § § permalink
->

Kısa Atatürk Anıları – Atatürk’ün Kısa Anıları
Babası Ali Rıza Efendi
Mustafa Kemal’in babasını biz akranları tabiî tanımıyoruz. Meşrutiyetin ilân edildiğinin gecesi benim evlenme törenimde hazır bulunan arkadaşım Mustafa Kemal Bey’e babasının yakın arkadaşı olan amcam Üzeyir Beyzade Hüsnü Bey, Ali Rıza Efendi’nin de kumral, mavi gözlü, biraz daha uzun boylu ve şişmanca olduğunu ve Mustafa Kemal’e çok benzediğini söylemiş, mert, iyi kalpli, vefakâr bir arkadaş olduğunu anlatmış idi.
Mustafa Kemal’in bu izahattan çok mütehassis olduğunu ve not defterine bunları kaydetmiş bulunduğunu hatırlıyorum.
Asaf İLBAY
“Atatürk’ün Hususî Hayatı”
9 Haziran 1949
…Biraz Kıskanırdık
Şık ve temiz giyinmeyi severdi. Kuvvetli, cesaretli insanlara hayranlık duyardı. Güreşe bayılır, mahalle çocuklarını sık sık güreştirir, seyrine doyamazdı. Mahalle Mektebi’nde de, Askeri Rüştiye’de de daima bir büyük insan hâl ve tavrı takınır, gayri ihtiyarî kendisine hürmet telkin ederdi. Hatta bu yüzden biraz kıskanırdık. Onu daima, birinci katın penceresinde görmek mümkündü. Mektepte en çalışkan o değildi ama, en zeki ve en kabiliyetli olarak hocalar onu takdir ederlerdi.
Asaf İLBAY
“Ben Eğilmem” Vatan Gazetesi
10 Kasım 1954
“Türklük Mutlaka Kurtarılacaktır”
Koştuk, 23 Nisan’da Ankara’da Mustafa Kemal’e kavuştuk!.. O güne kadar simasını hiç görmemiş olduğum o vakur endamın, kürsüye çıkıp ta içinde bulunduğumuz millî felâketi bütün çıplaklığıyla bildiren ve bunlara çareler gösteren beyanatını dinlerken gönlümün yeis ve nevmididen (ümitsizliğinden) kararmış ufuklarında, güneş gibi feyyaz bir nimetin parladığını görüyor, sevincimden ağlıyordum. Duygularımı, düşüncelerimi o zaman cephede bulunan kardeşim Hamit Şevket’e bildiren mektubumda aynen şöyle demiştim,
- Ben ömrümde bu kadar kuvvetli, bu kadar canlı ve bu kadar kendisine bel bağlanacak ne bir asker, ne bir sivil adam görmedim. Müsterih olalım, âti muhakkak bizimdir!.. Ve Türklük bu büyük adamın alemdarlığıyla mutlaka kurtulacaktır.
Refik İNCE
“Atatürk Nedir” Ulus Gazetesi 1938
Kısa Atatürk Anıları
Zafer…
Dumlupınar kazanılmasaydı netice ne olacaktı?
Bu sualin cevabını gene Gazi’nin ağzından işittik:
- Gene ve behemehal zafer…
Asım US
“Atatürk’ün Portresi”
Kurun Gazetesi1938
Bu Kanunu Yenilemeyiniz!
Biz o tarihlerde kendisine Başkumandanlık salâhiyeti vermiştik. O, ordunun hayat ve idaresine teallûk eden bahislerde Büyük Millet Meclisi salâhiyetini haiz olacaktı. Bu kadar büyük bir kuvvete, bir an en ufak bir hudut tecavüzü ilâve etmedi. Her üç ayda bir yenileştirdiğimiz bu salâhiyeti istihlâstan sonra tekrar yenilemek istiyorduk. O, bize:
-Efendiler! Size teşekkürler ederim. Memleket artık benim Başkumandanlığımın devamına lüzum göstermeyecek bir vaziyete girmiştir. Bu kanunu yenilemeyiniz!..
Biz ona kuvvet veriyorduk, o bize fazilet ve tevazu ve zamanında kullanılmayacak kuvvetler arkasından koşulmaması dersini veriyordu.
Refik İNCE
“Atatürk Nedir?”
Ulus Gazetesi
Tatlı Konuşurdu
Tatlı konuşurdu, dinlemesini bilirdi; hoş anlatırdı; açık yürekle doğru söz söylerdi; sempatikti; vakarlıydı; civanmert tabiatlıydı. Kendi mesleğinde mümtaz, muvaffak, samimi ve sağlam karakterli bir kahraman olması; o zamana kadar politika ve parti işlerine karışmamış bulunması; zarif giyinir, mondaniteden anlar, sohbetten hoşlanır olması, onun ecnebilerin de davetli gördükleri bazı yüksek sosyete çaylarında ve kokteyllerinde hazır bulunmasıyla şeref ve iftihar duyulan bir müstesna şahsiyet haline getiriyordu.
O, her bu türlü toplantılarda, yerli ve yabancı herkesle konuşurdu. Fazla girginlik göstermediği gibi, çegingenlik de göstermezdi. Her vakit açık konuşurdu. Fakat her düşüncesini herkese açmazdı; denizin üst yüzünde, kıyıdan engine ve sığdan derine doğru bir hizada mavilik görünmesi gibi…
Ruşen Eşref ÜNAYDIN
Ulus Gazetesi 19 Ekim 1955
Google Arama:
Aralık 15th, 2011 § § permalink
->
“Memleketin Kalkınması İlim İşidir”
Atatürk ile ilk görüşmem 1923’te oldu. Zafer kazanılmıştı. 1923 Ağustos ayında İsmail Safa’nın (Özler) Milli Eğitim Bakanlığı zamanında Heyeti İlmiye toplanmıştı. Hamdullah Suphi Tanrıöver, o zaman Türk Ocağı Merkezi olan Samanpazarı yolundaki eski manastır binasında heyetin şerefine çay vermişti.
O gece Atatürk de gelmişti. Oturduğu yere yakın bulunuyordum. Heyeti İlmiye’den söz açtı. Ne gibi kararlar alındığını sordu. Alınan kararların prensip kararları olduğunu söyledim.
-Ne gibi? dedi.
-Terbiye-i Umumiyede vahdet, terbiye-i meslekiyede ihtisas kararları gibi, dedim.
Başka bir şey sormadı. O aralık İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Ankara’da bir Bakanlığın müsteşarlığını yapan bir zat, kendisine şu soruyu sordu:
-Efendim, memleketin iktisaden kalkınması için ilhamı devletleri nedir? dedi.
Atatürk üzgün bir oluşla şu sözleri söyledi:
-Memleketin kalkınması işi ilham işi değil, ilim işidir. Kalkınmanın nasıl olacağını düşünmek siz ilim adamlarının işidir. Bunu bize sizler göstereceksiniz. Hükümet adamları da bu yolda yürüyecekler.
Atatürk’ün bu sözleri ne kadar doğru idi. Profesörün sorusu yersizdi.
İsmail Hakkı BALTACIOĞLU.
“Atatürk”, Türk Dil Dergisi, 1 Kasım 1966
“İlim Tercüme İle Olmaz”
19 Ağustos’ta Gazi’nin Yalova Köşkü’nde akşam yemeğine çağrıldım. 19/20 Ağustos 1932 tarihiydi. O gece Gazi, çok ciddi konulara temas etti. Çok heyecanlı konuştu. Toplantıda bayan Afet İnan’dan başka Yusuf Akçura, Dr. Reşit Galip, Celâl Sahir… vardı. O tarihi gecede Gazi, İstanbul Darülfûnununun reformundan bahsetti. Birinci Türk Dili Kongresi’ni ortaya attı. Bu işlerde Dr. Reşit Galip’in çalışacağını ihsas etti (sezdirdi).
Konuşmalar, memleket meseleleri üzerinde toplanmıştı. “Türk vatandaşları ile daima temas etmenin kendisinin en büyük işi olduğunu” söylüyordu. Konu hep millet ve memleket, ilim ve üniversite meseleleri idi. Birinci elden ilmin üzerinde duruyordu. Bir ara şu sözleri işittik:
-Ölmek isteyen bir milleti Gazi değil, hiçbir kuvvet kurtaramaz. Türk milleti ölmek istemez, o daima yaşayacaktır efendiler!
Birdenbire de eliyle beni göstererek:
-Üniversitede, Doktor Bey gibi birinci elden araştırma yapanları profesör görmek istiyorum, dedi.
Sözünü Reşit Galip’e yönelterek konuşmasını şöyle tamamladı:
-İlim, tercüme ile olmaz, tetkikle olur. Doktor Bey nasıl memleket malzemesini tetkik ederek, ilim yapmışsa, ben de senden böyle ilim adamlarını almanı istiyorum.
Şevket Aziz KANSU
Sümerbank Dergisi, Kasım 1963
Aralık 15th, 2011 § § permalink
->
Gazi Hazretlerinin Duası
Reisicumhur Hazretleri hastahanenin kapısındaki kırmızı beyaz kurdeleleri keserek açılışı yapmak için uzatılan makası eline aldıkları sırada hazır olanlardan biri, Zeynel Abidin namında bir zatın türbedarını işaret ederek:
-Efendim, müsaade buyurursanız bir dua yapsın, dedi.
Reisicumhur Hazretleri:
-Hoca Efendinin dua yapmasına gerek yoktur. Cenab-ı Âlem benim lisanımı da bilir, duayı ben yaparım buyurdular.
Ve bu müessesenin Kayseri halkı için hakiki bir şifa yurdu olmasını temenni ederek, burada çalışan ve çalışacak olan kıymetli tıp mensuplarının mesailerinde muvaffak olacaklarının, bu suretle milletin sıhhat ve afiyetine esaslı hizmetler yaparak vicanen bir memnuniyet duyacaklarını, bu hizmetlerin yalnız Kayseri halkına münhasır (ayrılmış) olmadığını, bütün Türk milletinin pek muhtaç olduğu bir hizmeti mukaddeseyi (kutsal hizmeti) ifa edeceklerinden (yapacaklarından) tamamen emin bulunduklarını ve bundan halik ve hafız beşeriyetin de memnun olacağını beyan ettikten sonra kurdeleleri keserek içeri girmişlerdir.
Hakimiyeti Milli Gazetesi’nden. 1924
Aralık 15th, 2011 § § permalink
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öğrenim hayatı ile ilgili anıları
Atatürk’ün öğrenim hayatı ile ilgili anıları
Atatürk’ün eğitim ve öğrenim hayatı ile ilgili bilinen bütün anıları
Atatürk’ün ilkokul çağındaki bir anısı
Şemsi Efendi okuluna giderken bana giydirdikleri şalvarın üzerine sardıkları kuşak beni ne kadar çok sinirlendirirdi bilemezsiniz. Ne zaman ki Askeri Rüştiye okuluna girip, okulun resmi üniformasını giydim, işte o zaman adeta benliğime hakim olmuşum gibi bana bir his geldi.
Atatürk’ün öğrenim hayatı ile ilgili anı
(Atatürk’e ortaokulda okurken, matematik öğretmeninin “Mustafa Kemal” adını vermesi)
Ortaokul’da en çok matematiğe ilgi duydum.
Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar, belki de daha çok bilgi sahibi oldum. Derslerin üstünde işlerle ilgileniyordum. Yazılı sorular yazıyordum, matematik öğretmeni de yazılı olarak cevap veriyordu.
Öğretmenimin ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki; “Oğlum, senin de ismin Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun!”
O zamandan beri adım gerçekten Mustafa Kemal kaldı. Öğretmen sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize: “Aranızda kimler kendine güveniyorsa kalksınlar onları çalıştırma danışmanı yapacağım” dedi. Öncelikle duraksadım. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı yeğledim. Bunlardan birinin danışmanlığı altına girdim. Görüşmenin sonunda dayanma gücüm son noktaya geldi. Ayağa kalkarak; “Ben bundan iyi yaparım” dedim. Bunun üzerine öğretmen beni çalıştırma danışmanı yaptı. Eski danışmanı benim danışmanlığım altına verdi.
Atatürk’ün öğrenim hayatı ile ilgili başka bir anısı
(Manastır Askeri Lisesi’ni bitirip Harp Okulu’na geçişi)
Askeri ortaokulu bitirdiğim zaman merakım oldukça ileri gitmişti. Manastır Askeri Lisesi’nde matematik pek kolay geldi. Bununla uğraşmayı sürdürdüm. Ancak Fransızca’da geri idim. Öğretmen benimle çok uğraşmıyor, acı uyarılarda bulunuyordu. Bu uyarılar benim çok gücüme gitti. İlk ev izni zamanında çözüm aradım. İki, üç ay gizlice Frerler Okulu’nun özel sınıfına devam ettim. Böylece okul derslerine oranla fazla derecede Fransızca öğrendim.
O zamana kadar edebiyatla çok ilişkim yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa Lisesi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Ona çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Ancak ‘yazı öğretmeni’ diye yeni gelen bir kişi, bana şiirle uğraşmayı yasakladı. “Bu meşgale biçimi seni askerlikten uzaklaştırır” dedi. Bununla birlikte güzel yazı yazma isteği bende kalıcı oldu.
Lisede iken dirençle çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde güçlü bir gayret vardı. Sonunda liseyi bitirdim. Harp Okulu’na geçtim.
Atatürk’ün Harbiye’de okuduğu döneme ilişkin anlattığı bir anısı
(Atatürk’ün bir yurt gezisi sonrası, öğrenim hayatı ile ilgili Çankaya Köşkü’nde anlatmış olduğu anı)
Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık. Önce Padişaha sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür daha ilk cümlelerde kükredi: “Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan!”
Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram terliyordu. Sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanar.
Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz… (Atatürkün öğrenim hayatı ile ilgili anıları)
Atatürk’ün öğrenim hayatı ile ilgili diğer bir anısı
(Atatürk’ün Harp Okulu öğrencisiyken gazete çıkarması)
Kurmay sınıflarına geçtik. Alışılmış derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların üstünde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni düşünceler açığa çıktı. Ülkenin yönetiminde ve siyasetinde bozukluklar olduğunu keşfetmeye başladık.
Binlerce kişiden oluşan Harp Okulu öğrencisine bu keşfimizi anlatmak isteğine kapıldık. Okulun öğrencileri arasında okunmak üzere okulda el yazısıyla gazete kurduk. Sınıf içinde küçük teşkilatımız vardı. Ben Yönetim Kurulu’nda idim. Gazetenin yazılarını çoğunlukla ben yazıyordum.
O zaman okullar müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu işlerimizi keşfetmiş, izlettiriyormuş. Okulun müdürü Rıza Paşa isminde bir kişiydi. Bu kişinin, padişah katında İsmail Paşa tarafından yanlışı ortaya çıkarılmış; “Okulda böyle öğrenci var. Ya farkında olmuyor ya görmezden geliyor” denilmiş. Rıza Paşa konumunu korumak için inkâr etmiş.
Bir gün, gazetenin gereken yazılarından birini yazmakla uğraşıyorduk. Veteriner dersliklerinden birine girmiş, kapıyı kapamıştık. Kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa’ya haber vermişler, sınıfı bastı. Yazılar masa üzerinde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezlikten geldi. Ancak dersten başka şeylerle uğraşmak nedeniyle tutuklanmamızı buyurdu. Çıkarken: “Yalnız izinsizlikle yetinebilir” dedi. Sonra hiçbir ceza uygulamasına gerek olmadığını söylemiş. Böyle davranmasında kendine yüklenen eksikliği ortaya çıkarmak çabasının etkisi olmakla beraber iyi niyet de inkâr edilemezdi.
Kurmay Subaylar Grubu sınıflarının sonuna kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak okuldan çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz süre içinde bu işlerle daha iyi uğraşmak için bir arkadaş adına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi izleniyordu ve biliniyordu.
Bu sırada Fethi Bey adına eski arkadaşlardan subay iken askerlikten uzaklaştırılmış bir kişi karşımıza çıktı. Kendisinin yoksulluğundan, yardıma ihtiyacı olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından söz ederek bize sığındı. Biz de bu kişiyi sahip olduğumuz apartmanda yatırmaya ve kendisine yardım etmeye karar verdik.
İki gün sonra kendisinin isteği üzerine bir yerde görüşecektik. Gittiğim zaman yanında Saray’a mensup bir de yâver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey adında bir kişi vardı, anında götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tutukladılar. Fethi Bey oysa ki İsmail Paşa’nın gizli polisi imiş. Bir süre hücre hapsinde kaldım. Sonra Saray’a götürdüler. Sorgulandım. İsmail Paşa, Başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Sorgudan anladık ki gazete çıkardığımızdan, teşkilât kurduğumuzdan, apartmanda çalıştığımızdan özet olarak, bütün bu işlerden dolayı zan altında olmak, şüphelenilmek… Daha önceki arkadaşlar yaptıklarını kabul etmişler, birkaç ay böyle tutuklu kaldıktan sonra bıraktılar.
Aralık 15th, 2011 § § permalink
Atatürk’ün kişilik özellikleri ile ilgili anılar.
Atatürk’ün kişisel özellikleri ile ilgili anılar.
Kont de CHAMBRUN’un anlatımı ile; Atatürk’ün gösterişi ve övünmeyi sevmeyen kibirsiz bir kişiliğe sahip oluşu.
Kibirsizdi…
Gazi, Atatürk, yani Türklerin babası ismini almıştır. Askeri zaferleri, sulhçu mesaisi ve medeniyete doğru hamleleri bu isme layık olmuştur.
Şüphesiz tahta çıkabilirdi, fakat basireti buna mani oldu. Atatürk, milletin babası olarak kalmayı tercih etti. Kibirsizdi. Gösterişi sevmez, övünmesini bilmezdi. Hergün biraz daha filozoflaşıyor ve halk arasında kıymeti artıyordu.
Kont de CHAMBRUN
“Atatürk’ün Türkiye’sinde”, Hürriyet Gazetesi, Sene:5 Sayı: 1551, 13 Ağustos 1952, s.2
Atatürk’ün kişilik özelliklerinden “sabırlı oluşu” ile ilgili anı.
“Her şeyin vakti vardır”
Azerbaycan mümessili İbrahim Abilof, Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte cepheyi ziyaret etmişti. Abilof bir ziyareti sırasında:
-Düşmanın mezalimine niçin bu kadar sabrediyorsunuz? Böyle bir orduya malikm olduğunuz halde neden dolayı denize dökmüyorsunuz? demiş.
Mustafa Kemal Paşa ise:
-Acele etmeyiniz. Her şeyin vakti var, Cenabı Hakk’ın inayetiyle biz de işimizi yapacağız. Cevabını vermiştir.
Ahmet NAFİZ
“Samsun Mebusu Ahmet Nafiz Bey’in, İskenderiye’de çıkan ‘Vadi Elnil’ gazetesine demecinden”, Akşam Gazetesi, Sayı:1343, 18 Haziran 1922, s.1
Atatürk’ün kişilik özelliklerinden “vatan severliği” ile ilgili anısı
“Vatanımı Unutmayacağım”
Mustafa Kemal, 1881’de Selanik civarında İskender’in doğduğu yere yakın bir mahalde dünyaya gelmiştir.
Bir gün onunla konuşurken bu tesadüfe işaret ettiğim zaman:
-Mukayese burada sona erer, demişti. İskender dünyayı feth etmişti. Ben böyle bir şey yapmadım. O dünyayı istila edeyim derken kendi vatanını unutmuştu. Ben kendi vatanımı hiçbir zaman unutmayacağım.
Kont de CHAMBRUN
“Atatürk’ün Türkiye’sinde”, Hürriyet Gazetesi, Sene:5 No: 1533-1534, 26-27 Temmuz 1952, s.4